NİÇİN SÜLEYMAN NAZİF?

Türk Edebiyatı’nın ünlü siması, Kara Gün Dostu, Son Şarklı, Mehmet Akif’in yakın arkadaşı, Abdülhak Hamit ve Namık Kemal hayranı, Unutulan Eyüplü, Doğu Anadolu Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurucularından büyük vatanperver Süleyman Nazif’i, lise yıllarımda Ahmet Kabaklı Hoca’nın Türk Edebiyatı adlı eseri, daha sonra ise Mehmet Akif’in Safahatındaki Süleyman Nazif’e başlıklı şiiriyle tanıdım.

13 Kasım 1918’de İstanbul’un işgali sonrasında, Fransız GeneraliD’Esperey’in beyaz bir at üzerinde, fatih edasıyla İstanbul sokaklarında dolaşması, bu esnada azınlıkların sevinç gösterisinde bulunması, Türk halkının yaşananları üzüntüyle karşılaması ama hiç bir şey yapamaması üzerine Nazif’in kaleme aldığı Kara Bir Gün adlı yazısı, bunun üzerine kurşuna dizilme kararı, daha sonra Malta’ya sürgün edilişi dikkatimi çekti. O’nun işgal güçleri karşısında ölümü hiçe sayarak dik duruşu hoşuma gitti, gurur duymama vesile oldu.

“Vatan sıhhate benzer, değeri kaybedilince anlaşılır” diyen Süleyman Nazif, binlerce sayfayla anlatılabilecek bir gerçeği tek cümleyle ifade etmiştir.

Nazif, vatan topraklarının ilelebet bizim olacağına dair olan inancını ise “Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak” mısrasıyla dile getirmekte, zor günlerde insanımızın ümitsizliğe kapılmaması gerektiğini, kendisinde kuvvet bulması için tarihe bakmasının yeterli olacağını anlatmaktadır.

Süleyman Nazif, Irak’ın anavatandan ayrılışı üzerine duyduğu üzüntülerini Firak-ı Irak adlı eserinde dile getirmiş; “Anneme” adını taşıyan önsözünü şu cümlelerle noktalamıştır:

“Ah anne!

Keşke ben yalnız senin öksüzün olsaydım. Ve yalnız senin öksüzün olarak kırk sene evvel ölseydim de böyle yetîm-i vatan ve yetîm-i târih kalmasaydım!...”

Öğretmenliğe başladıktan sonra Millî Mücadele yıllarını anlatırken Süleyman Nazif’ten bahsetmeye, yazılarından örnekler vermeye özen gösterdim.

1997 tarihinde Süleyman Nazif’le yollarımız kesişti. Süleyman Nazif ismini her gün telaffuz etmeye başladım. 1997’de önce görevlendirme, ardından bir yıl müdür yardımcısı, 1999 tarihinden itibaren ise okulun kadrolu öğretmeni olarak Süleyman Nazif Lisesi’nde çalışmaya başladım. 2005’te ise okulun Anadolu Lisesi’ne dönüştürülmesiyle Süleyman Nazif Anadolu Lisesi kadrosuna atandım.

Süleyman Nazif Lisesi’nde (Süleyman Nazif Anadolu Lisesi) öğrencilerin Süleyman Nazif’i dört dörtlük tanıyacaklarını düşünüyordum ama yanıldığımı kısa bir süre sonra anladım. Süleyman Nazif Lisesi öğrencileri şair, yazar, vatanperver Süleyman Nazif’i tanımıyorlardı.  Süleyman Nazif’in çokça bilinen Kara Bir Gün adlı makalesiyle, Piyer Loti Hitabesi, Türk İlahisi, Hz. İsa’ya Açık Mektubu’ndan bihaberdiler. Okul kütüphanesinde Nazif’in eserlerinin olmaması, ölüm veya doğum yıldönümlerinde adına anma günlerinin tertiplenmemesi beni sürekli rahatsız etti.

Bu güzide eğitim kurumu Süleyman Nazif’in adını taşıyorsa, Süleyman Nazif Lisesi öğrencileri Nazif’i tanımalı, taşıdığı ruhu benimsemeli ve gelecek nesillerin tanımasına aracı olmalıydılar.

Süleyman Nazif’le ilgili çalışma yapmaya karar vermek benim için kolay olmadı. Nazif, unutulmuş olsa da döneminin en keskin kalemlerinden, en usta isimlerinden biriydi. Nazif’le ilgili çalışmayı edebiyat alanında söz sahibi kişiler yapmalıydı. Buna rağmen Süleyman Nazif Anadolu Lisesi öğretmeni olmam ve bu alanda çalışma yapmayı kendime vazife addetmem sebebiyle araştırma yapmaya karar verdim.

Amacım arşiv belgelerine dayanan orijinal bir çalışma yapmaktı. Kaynak taramasına başladığımda Nazif’le ilgili harika eserlerin yazıldığını; 1933’ten itibaren İbrahim Alaeddin GÖVSA, Yalvaç URAL, Şuayp KARAKAŞ, Muhammet GÜR, Nesrin ÖKTAY’ın Süleyman Nazif’i adeta en ince ayrıntısına kadar araştırdıklarını gördüm. Üstelik bunların önemli bir kısmı kitaplaşmış. Bu sebeple bir ara çalışma yapmaktan vazgeçtim, ümitsizliğe kapıldığım oldu.

Kaynak taraması yaparken Nazif’le ilgili makaleler dikkatimi çekti. Makalelerin farklı bakış açılarını yansıtması, önemli bir kısmının kitap çalışmalarında yer almaması ve daha önce yayımlanan kitapların piyasada bulunmaması sebebiyle Süleyman Nazif’le ilgili makaleleri kitaplaştırmaya karar verdim.

Bu çalışmayla, Süleyman Nazif’in şahsında işgal ve Millî Mücadele yıllarının vatanperver isimleri Albay Aziz Hüdai Bey’i, Komiser Mehmet Ali Bey’i, Süleyman Askeri’yi, Türk dostu Pierre Loti’yi, Galiçya, Çanakkale ve diğer cephelerdeki isimsiz kahramanları, bizden koparılan vatan topraklarında yatan atalarımızı, oralarla ilgili anılarımızı ve dilimizin önemini hatırlatmak istedim.

        Çalışmamın adını Mehmet ÇINARLI Bey'in makalesinden esinlenerek "Niçin Süleyman Nazif?" olarak belirledim. Evet, Niçin Süleyman Nazif? ÇINARLI'nın  ifade ettiği üzere "memleketi kara günlerden ancak Süleyman Nazif gibi yazarlarla onların eserlerinden güç ve iman kazanmış Aziz Hüdayi Bey gibi askerler, Mehmet Ali Bey gibi polisler koruyup kurtarabilir de onun için." Bu ruhla Kuva-i Milliye doğdu, Türk Milleti Mustafa Kemal'in etrafında birleşti ve vatan kurtuldu. İnşallah 1683 II. Viyana bozgunundan 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesine kadar devam eden üzüntülü yılları bir daha yaşamayız. Şükür ki günümüzde güzel günler yaşıyoruz ve şükür ki Türk Milleti aynı millî duyguları ruhunda yaşatmakta.

Konu hakkında yazışarak yardımını istediğim bilim adamları çalışmamı bir güzellik olarak karşıladı ve yardımlarını esirgemediler. Yayımlanmayı bekleyen çalışmam değerli ilim adamlarının yardım ve iyi niyetleriyle vücut buldu. Makale sahiplerine şükranlarımı arz ederim.

Not: Çalışmamı bitirmek üzere iken 2005 / 73 nolu genelgenin Danıştay tarafından iptali üzerine Mehmet Emin Horoz Lojistik Anadolu Meslek Lisesi’ne atandım. Nereye atanırsam atanayım, hangi okulda çalışırsam çalışayım, Süleyman Nazif Anadolu Lisesi’yle bağlarım kopmayacak, Süleyman Nazif Bey’le ilgili çalışmamı inşallah kısa süre içinde yayımlatacağım.

Bu vesileyle yaklaşık on yıl görev yaptığım Süleyman Nazif Lisesi (Yabancı Dil Ağırlıklı) ile 2005 sonrasında Süleyman Nazif Anadolu Lisesi’ndeki her bir öğrencimle arkadaşlarıma sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

                                                                                            17. 01. 2009

Fikri KARAMAN

Tarih Öğretmeni

 

 

 

KARA BİR GÜN*

                                                                                 SÜLEYMAN NAZİF

Fransız generalinin dün şehrimize gelişi dolayısıyla bir kısım vatandaşlarımız tarafından yapılan gösteriler, Türk'ün ve İslâm'ın kalbinde ve tarihinde sonsuza kadar kanayacak bir yara açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüznümüz ve bahtsızlığımız sevince ve mutlu bir talihe dönse bile, yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzünle üzüntüyü çocuklarımıza ve soyumuzdan gelecek olanlara nesilden nesile ağlanacak bir miras olarak terkedeceğiz. Almanya orduları 1871 senesinde Paris'e girdikleri sırada, Büyük Napolyon'un zaferlerini kutlamak için dikilmiş olan zafer takının altından geçerlerken bile Fransızlar bizim kadar hakaret görmemişti.

Ve bizim dün sabah saat dokuzdan on bire kadar hissettiğimiz üzüntüyü ve azâbı duymamıştı. Çünkü “Fransız” namını taşıyan her kişi, çünkü yalnız Hristiyanlar değil, Yahudi Fransızlarla Cezayirli Müslümanlar, o millî matem karşısında aynı keder ve utanç ile ağlamış ve kızarmışlardı.

Biz ise millî varlıklarının ve dillerinin devamını bizim alîcenaplığımıza borçlu olan bir kısım halkın hay-huy şamatasıyla bu aziz matemimize en acı hakaretlerin birer tokat şeklinde atıldığını gördük.

“Buna müstehak değildik” diyemeyiz. Müstehak olmasaydık, bu felâkete düşmezdik. Her milletin hayat sayfalarında bir çok talihler ve bahtsızlıklar vardır. Fransa Kralı Birinci Fransuva' Şarlken'in zindanından kurtarmış ve koca Viyana şehrini defalarca kuşatmış bir ümmetin kader defterinde böyle bir kederli satır da gizli imiş. Araplar’ın güzel bir sözü vardır: “Isbır feinne’d-dehre lá yesbir” (Sen sabret, zira zaman sabretmez).



* Hadisât 9 Şubat 1919